Anasayfa
40ikindi.com
Anasayfa Yayın Mektubu Makalat Kitabiyat Kütüphane Felsefe Haber Künye Bize Yazın İletişim Site Haritası

İSLAM ÖNCESİ TÜRK DÜŞÜNCESİNİN İMKANLARI / Yrd.Doç.Dr. İsmail Taş

09.11.2005 - 14:01

İslam Öncesi Türk Düşüncesi nereden başlatılmalıdır, nereye kadar İslam öncesi kabul edilmelidir? Türk Düşüncesi hakkındaki bu soruların cevabını bulmak oldukça zordur. Gerek tarihi şartlar ve gerekse yaşam tarzından dolayı devamlı hareket halinde yaşayan Türkler, dünya coğrafyasının hemen her köşesine yayılmış bulunmaktadır. Bu nedenle Türk tarihi ve düşüncesini belirli bir çerçeve içine almak kolay değildir.

Aynı şekilde İslam öncesi ifadesi de sınırları çizilmesi gereken bir kullanımdır. Çünkü İslam öncesi tabiri Türkler için mutlak bir tarihi dönüm noktasını göstermemektedir. Türk oldukları kabul edilen halkların tamamı belirli bir tarihte Müslüman olmadığı gibi, İslamı kabul etmeyip çeşitli dinlere mensup olarak İslam dışı kalan Türk halkları da mevcuttur.

Bireysel kabullerin de olabileceğini göz ardı etmeden Türklerin İslamı kabul etmeleri 751 Talas Savaşı'ndan başlayıp, XVIII. yüzyıla kadar devam ettirilebilir. Bu nedenle 'İslam öncesi' ifadesini tarihsel bakımdan kesin sınırlar koyan belirli bir ifade olarak değil, Türklerin dinsel, düşünsel ve kültürel değişim süreçlerinden sadece birisini belirtmek için kullanılan bir tabir olarak anlamak gerekmektedir.

Türk düşüncesinin nereden başlatılması gerektiği sorunu da Türk tarihinin nereden başladığı sorunu ile doğrudan alakalıdır. Türk tarihinin hangi dönemlerde başladığı sorunu üzerine oldukça tartışma vardır ve bu tartışmalar bugün de devam etmekte, ancak kendisini Türk olarak adlandıran ilk Türkler Göktürklerdir ve onlar da destan ve mitolojilerinde kendilerini Hunlara nispet etmektedirler. Bu ve benzeri bir takım tarihsel verilere dayanarak bugün biz Türk düşüncesini en azından Hunlardan itibaren başlatabiliriz.[1]

Bugün, İslam Öncesi Türk Düşüncesi hakkında bilimsel, olgulara dayanan ve belirli bir metodoloji çerçevesinde ele alınan çalışmalar henüz yapılamamıştır. Bu hususta ilk ciddi çalışmanın Ziya Gökalp tarafından başlatıldığını söyleyebiliriz. Onun "Türk Medeniyeti Tarihi"[2], "Türk Ahlakı"[3] vs. eserleri her ne kadar Türk düşüncesinden ziyade bir kültür ve medeniyet tarihi denemesi ise de, bazı eksiklikleri ile birlikte bu sahada yönlendirici ve yol gösterici olması bakımından önemli çalışmalardır. Ülkemizde Türk düşüncesi üzerine yapılan diğer bir çalışma, H. Z. Ülken'in 1933 yılında yayınlanan "Türk Tefekkürü Tarihi"dir. H. Z. Ülken de Türk düşüncesi ile ilgili problemlerin farkında olmakla birlikte, bu problemlerin üzerine ciddi bir şekilde gidememiş, bilhassa Türk düşüncesinin nereden başlatılması gerektiği hususunda kesin olgulara dayanmamıştır.[4] Anı şekilde Ülken, Türk düşüncesi için oldukça önemli olan Uygurlar dönemine ait olan yazılı kaynaklar üzerinde de fazla durmadığından malzeme sıkıntısı çekmiş, bu eksikliğini gidermek için de daha ihtiyatlı olarak kullanılması geren ve oldukça geç dönemlerde yazıya geçirilen ve sözlü kültüre ait olan mitolojileri temel kaynak niteliğinde kullanmıştır. Halbuki bu kaynaklar, fikri kökenlerinin diğer kültür çevreleri ile alakaları tespit edildikten sonra, eğer varsa, yazılı kaynaklarımızla olan ilişkileri tespit edilerek asıl kaynaklardaki problemlerin anlaşılması ve yorumlanmasında kullanılması gerekirdi.

H. Z. Ülken'in söz konusu çalışmasından başka İslam Öncesi Türk düşüncesi üzerine derli toplu, kuşatıcı bir çalışma henüz ortaya konamamıştır. Ancak Emel Esin'in "Türk Kozmolojisi" adlı çalışması ve konu ile ilgili diğer çalışmalarına da bu arada işaret etmek gerekir.[5] Bunun dışında İslam Öncesi Türk dini üzerine yapılan çalışmalar da Türk düşüncesi için önem arz etmektedir. Abdülkadir İnan,[6] Hikmet Tanyu[7] ve bilhassa son dönemde İslam öncesi Türk Dini hususunda söz sahibi olan Harun Güngör'ün çalışmaları bu bakımdan önemlidir.[8]

Bugün İslam öncesi Türk düşüncesinin imkanı nedir? Kanaatimizce bu sorunun cevabını Türklerin geride bırakmış olduğu kaynaklar verecektir.

Türklerin özellikle göçebe hayat tarzını benimsemiş olmaları, onların tarih ve düşünceleri hakkındaki ilk bilgilerin karanlıkta kalmasına, bir takım bilgilerde ise, Türklerin yaşamış olduğu coğrafyaya yakın olan komşu halkların onlar hakkında vermiş oldukları bilgilere bağlı kalmamıza yol açmıştır.

Biz Türkler hakkında bilgi veren kaynakları, yazılı ve sözlü kaynaklar olmak üzere iki kategoriye ayırabiliriz. Bunlardan sözlü kaynaklar, Türkler hakkındaki destanlar ve mitolojilerdir. Bunlar her ne kadar sonradan yazıya geçirilmiş olsalar da sözlü kaynak olarak kabul edilmektedirler. Yazılı kaynakları ise, Türkçe ve yabancı yazılı kaynaklar olmak üzere iki kısma ayırmak mümkündür.

Türkler hakkındaki ilk bilgileri Çin kronolojilerinden öğreniyoruz. Çin kaynakları Hunlardan itibaren Göktürkler, Uygurlar ve Kırgızların tarihi ve düşünceleri hakkında önemli bilgiler aktarmaktadır.

Çin kronolojilerinden başka bir takım batılı tarihçiler de Türklerle ilgili bilgiler vermektedir. Bizanslıların Batı Göktürk Kağanlığına göndermiş olduğu Zamerkos başkanlığındaki elçilik heyetinin vermiş olduğu bilgiler de sınırlı olmakla birlikte bu konuda önemlidir. Buna ilaveten Rubrouck, J. P. Carpin ve Marco Polo da yazdıkları seyahatnamelerde Türkler hakkında bilgi vermiştir. Yine aynı şekilde Çinli seyyah Hsüang- tsang'ın 627-643 yılları arasında Pekin'den Hindistan'a olan yolculuğunu anlattığı seyahatnamesi Türk Tarihi ve düşüncesi açısından özellikle önemlidir. Bu eser daha sonra Uygurlar tarafından Uygurcaya da tercüme edilmiştir. Hsuang-tsag'ın seyahati esnasında Doğu Türkistan, Batı Türkistan bölgesi, Batı Göktürk kağanı Tong Yabgu'nun yönetimi altında idi. Bu nedenle seyyah Hsuang- tasng, Hindistan'a geçmek için Göktürk kağanından izin almak zorunda bile kalmıştı. Söz konusu seyahatnamede, Türklerin yaşamış olduğu bölgelerdeki adet, gelenek-görenek ve etkili olan dinlerden; Budizm, Zerdüştlük ve Şamanizmden bahsedilmektedir. Hsüang- tsang kendisi bir Budist rahip olduğu için özellikle Budizm'le ilgili noktalara daha çok yer vermiştir.[9]

Yabancı kaynaklardan bir diğeri de Arapça kaynaklardır. VII. yüzyıldan itibaren Türklerle karşılaşan Araplar ve özellikle de Arap tarihçileri, coğrafyacıları ve seyyahları Türkler hakkında bir takım bilgiler vermiştir.

Yukarıda ifade ettiğimiz yazılı kaynakları genel olarak değerlendirecek olursak, bu kaynakların Türk düşüncesinin gövdesini oluşturacak ve esaslarını tespit edecek yeterlilikte bir malzeme sunmadığını görürüz. Kanaatimizce, İslam öncesi Türk düşüncesinin esasları yine Türklerin Türkçe olarak bırakmış olduğu yazılı ve sözlü kültürde aranmalıdır.

Bu manada İslam öncesi Türk düşüncesi üzerine bilgi edineceğimiz kaynaklardan önemli bir kısmı Türkçe kaynaklardır. Türkler İslam öncesi dönemlerde çok farklı alfabeler kullanmışlardır. Bir tespite göre, kullanılan alfabe çeşidi 27'dir. Bu sebeple İslam öncesi Türk düşüncesinin önemli kaynaklarından olan Türkçe kaynaklar da, dil açısından, anlaşılması, çözülmesi ve yorumlanması bakımından önemli zorluklar içermektedir.

Türk Düşüncesi ile ilgili ilk yazılı kaynak olarak kabul edebileceğimiz kaynak Yenisey ve Orhun ırmakları kenarında dikilmiş olan Yenisey ve Orhun Abideleri denilen kitabelerdir. VIII. Yüzyılda, yani Göktürkler döneminde Kültigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk adına dikilmiş bulunan Orhun abideleri, Türk dini düşüncesi, Türk siyaset düşüncesi ve Türk toplum yapısı hakkında önemli bilgiler veren Türkçe kaynaklardır. Bu metinleri yazanların dar manada belli bir düşünceyi ortaya koyma endişesi olmadığı için, bunlarda felsefi anlamda bir düşünce aramak yersizdir. Ancak devletin başında bulunanların zaman zaman Türkleri bir takım tehlikelerden korumak için halkına hitabederken veciz ve heyecanlı ifadeler kullandıklarına ve bu arada sosyal, siyasi ve dini düşüncelerini kendi kelime ve kavramlarıyla ifade ettiklerine şahit oluyoruz. Tengri, Umay, Yer-su, Kut vs. kavramların, dini kavramlar olarak kullanıldığına, Tenri-Kağan, Kağan-halk ilişkilerinin ise, Türk siyaset düşüncesi hakkında ip uçları verdiğine tanık oluyoruz.[10] Aynı şekilde, Gök-Yer ikilemi ve ikisi arasında insanoğlunun yaratıldığını ifade eden metinler, Türk kozmoloji ve kozmogonisinin en genel ifadeleridir. Bu şekildeki evren telakkisi ile birlikte kağanlık makamına oturan kişinin Tanrı'nın yardımı ve lutfu ile tahta oturmasını ve ceza olarak da tahttan indirilmesini faklı milletlerin dini, siyasi düşünceleri ve evren telakkileri ile mukayese edebiliriz. Örneğin Göktürklerden oldukça eski dönemlere ait olan Daryus dönemi ile ilgili metinlerde, Göktürklerdeki Tanrı-Kağan, Kağan- Halk ilişkilerine oldukça benzeyen ifadelerin neredeyse aynı anlam kalıplaşmalarıyla dile getirildiğini görmekteyiz.[11] Nitekim İran kültürü ile olan bu benzerlik sadece yazılı kültürle sınırlı kalmayıp, bir takım kutlama ve törenlerin icrasında da kendisini göstermektedir. Örneğin, Zerdüştilikte de yer(toprak), ateş, hava ve suyun kutsal kabul edildiğini biliyoruz. Çünkü Avesta'da, toprağın kutsallığından dolayı ölen kimsenin cesedinin dahi gömülmemesi istenmiştir. Benzer durum belirli dönemlerde Türkler arasında da etkisini göstermiş, Türkler bu dönemlerde ölen kişilerin cesetlerini yere gömmeyerek, halkın yaşadığı yerlerden uzaklara koymuşlardır. Cesedi kuşlar ve yırtıcı hayvanlar yedikten sonra kemikleri hususi kaplar içine yerleştirmişlerdir. [12]

Bu arada şunu da ifade etmek gerekir ki, bu konudaki asıl paralellik, Hunlar ve Göktürkler arasında mevcuttur. Aynı şekilde Yer-Gök ikilemini de İran ve Çin düşüncesinde görmemiz mümkündür. Nitekim yine runik alfabe ile yazılmış olan 'Irg Bitig' adlı Türkçe eserdeki kozmolojik öğelerin manihaist evren telakkisiyle oldukça benzerlikleri vardır.[13] Bu durum, Türklerde sözü edilen düşüncelerin Orta Asya düşüncesindeki evrensel öğelerle örtüştüğünü göstermektedir.

Bu nedenle Göktürk metinlerinde geçen dini, siyasi ve kozmolojik düşünceleri orijinal bir Türk düşüncesi oluşturmaktan ziyade, Türk dünyasını çevreleyen kültür ve medeniyetlerle bağlantılı olarak ortaya koymak gerekmektedir. Dolayısıyla dönemin İran ve Çin düşüncesi kaynaklarının da iyi bilinmesi zaruridir.

İlk Türkçe yazılı kaynaklar hakkında şunu ifade etmek gerekir ki, runik harflerle yazılan tabletler sadece Kül Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk yazıtları ile sınırlı değildir. Mezar kitabeleri şeklinde yazılmış daha yüzlerce Türkçe yazıt mevcuttur ve bu yazı Uygurlar tarafından da belirli bir süre kullanılmıştır. Bunlar, Hüseyin Namık Orkun tarafından derlenerek üç cilt halinde "Eski Türk Yazıtları" adı altında yayınlanmıştır. Aynı şekilde S. E. Malov'un bu konudaki "Pamyatniki Drevnetyurkskoy Pismennosti"adlı eserini de zikretmek gerekir.

Göktürk kitabelerinin dışında, bilhassa Türkçe'nin daha geniş sahalarda kullanıldığı Uygur harfleriyle yazılmış eserler mevcuttur. Türkçe, Uygurca ile birlikte sadece günlük dil değil edebi, bilimsel ve dini düşüncenin çok zengin bir şekilde ifade edildiği bir medeniyet dili haline gelmiştir. Bu bakımdan Uygurca eserler, İslam öncesi Türk düşüncesi için son derece önemli kaynaklardır. Dahası, bu kaynaklar sadece Türk düşüncesi değil, Budizm ve Manihaizm dinleri için de önemlidirler. Örneğin, Manihaizm tarihte ilk ve son kez Uygurlar döneminde devletin resmi dini haline gelmiştir ve kaynakları genellikle uygurcadır. 'Huastuanift', 'İkki Yıldız Nom', 'Irg Bitig' vs. eserler bunlardandır.

Göktürklerden sonra VIII. Yüzyılda Hoça ve civarında edebi faaliyet gösteren Mani dini mensubu Türkleri diğer bir Türk boyu olan Uygurlar takip etmiş ve her bakımdan son derece kabiliyetli olan bu Uygurlar ile Doğu Türkistan'daki Türk unsuru kısa zamanda azınlıktan çoğunluğa geçmişti. Böylece Mani dini yanında Budizm'in de rağbet bulmasıyla X. asrın sonuna doğru Budist-Maniheist Türk Edebiyatı en verimli çağını idrak etmeye başlarken, Batı Türkistan'da kökleri VIII. asırlarda Karluklara kadar uzanan Karahanlılar, resmen Müslüman olmuşlardır. Kaşgari'nin XI. yüzyılda toplamış olduğu destan parçalarından anlaşıldığına göre, bu ilk Müslüman Türkler, Hoça'daki Budist Türkler ile kanlı, korkunç ve nesiller boyu devam eden savaşlara tutuşmuşlardır.[14] Çünkü Batı Türkistan bölgesinde yaşayan Türkler, İslamlaşmaya başladıktan sonra, İslam medeniyeti ile tanışarak yeni bir dünya kurmaya başlamışlardır. Hatta bu yeni medeniyet, Türk dünyası üzerinde çok kısa zamanda tahakkümünü de kurarak, daha önce gelişen ve gelişmeye devam eden kültürel ve medeni açılımların da belirli bir süre kesintiye uğramasına neden olmuştur.[15] Nitekim Doğu Türkistan'daki Hoça civarında yaşayan Türklerin dışında, kendini yeni bir kimlikle tanımlayan Türkler, yazılı bir edebiyat geleneğine sahip olmalarına rağmen, İslam fetihleri süresince bu bölgede mevcut olan kültürel yadigarlara, yazılı edebiyata ve hatta kullanılan dile karşı gösterilen menfi tutum ve davranışlar nedeni ile içerisinde oldukları medeniyet çerçevesinde yazılı ürünler vermek için XI. yüzyılı beklemek durumunda kalacaklardır.

XI. yüzyılın sonunda Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig'ini yazarken artık cihangirlik iddialarını bırakan Uygurlar Hoço'da Budist Türk Edebiyatının en olgun eserlerini veriyorlardı. Bu nedenle Doğu Türkistan'da etnik ve coğrafi birliğin devamlı oluşu ve hiç değişmeyişi yüzünden, Budist Türk kültür merkezi sabit bir yazı diline dayanan edebiyatı ile kendini Hoço civarında yüzyıllarca koruyabilmiştir. Bu nedenledir ki, daha önce ifade etmiş olduğumuz gibi, 'İslam Öncesi' tabirini kronolojik olarak değil, daha çok ayrı coğrafi bölgeleri ve tarihi tedahülleriyle birlikte düşünmek lazımdır. [16]

Uygurlar dönemindeki Türk düşüncesinin oluşumu İslam Felsefesinin oluşumu ile enteresan bir benzerlik sergilemektedir. Bu dönemdeki Türk düşüncesi de İslam felsefesinde olduğu gibi, tercüme hareketleri ile başlamıştır. Bu dönemde, çeşitli dillerden farklı dini düşüncelere ait eserler tercüme edilmiştir. Hatta bu tercümeler bazen devlet adamları ve bazı asil zadeler tarafından teşvik bile edilmiştir.[17] Yazının bu dönemde kutsanması ise yazıya verilen önemin diğer bir göstergesi olsa gerektir. Bu dönemde, Budizm'e ait bir çok önemli eser Çince, Sanskritçe, Toharca, Brahmice vb. dillerden Türkçe'ye aktarılarak bunlardan bir kısmı üzerine şerhler yazılmıştır. Bu dönemin İslam felsefesinden belki de en önemli farkı, İslam düşüncesinde olduğu gibi, özgün ve sistemli filozofların yetişmemiş olmasıdır.

Peki, söz konusu dönemdeki kaynakların durumu ve niteliği nedir? Türk düşüncesi için ne anlam ifade etmektedir? Bildiğimiz kadarıyla bugüne kadar İslam öncesi Türk düşüncesiyle gerek doğrudan ve gerekse dolaylı olarak yapılmış olan çalışmalarda en çok göz ardı edilen ve üzerinde durulmayan dönem bu dönemdir. Bunun en önemli iki sebebinin olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi, Uygurca kaynakların hemen bir çoğunun yabancı dillerden tercüme edildiği gerekçesi, ikincisi ve belki de en önemlisi, Uygurca kaynakların gerek neşredilme ve gerekse dil açısından henüz bilim dünyasının istifadesine uygun bir şekilde sunulamamış olmasıdır. Bu problemler, Uygurca metinler için bugün de devam etmektedir.

Bunlardan birinci problem, yani, bu dönemde yapılan çalışmaların yabancı dillerden tercüme olduğu meselesi, kısmen doğrudur. Ancak bu yargının genelleştirilmesi doğru değildir. Çünkü Uygurca metinlerin tamamı neşredilmediği gibi, bunların tamamı tercüme de değildir. Tercüme olanlar da çoğunlukla asıl metinleriyle karşılaştırılmamıştır. Diğer bir ifade ile tercümelerin aslına uygunluğu test edilmemiştir. Dolayısıyla yapılan tercümelerde bir takım katkıların olması da mümkündür. Örneğin Budizm ile ilgili olarak tercüme edilen bir takım hikayeler vardır. Bu hikayelerin aslında Budizm'den önce de Hindistan ve Orta Asya'da mevcut olduğu, ancak Budistlerin bu hikayeleri kendi amaçlarına uygun hale getirerek yeniden işledikleri söylenmektedir. Bu propaganda gayesi her Budist millette aynı kaldığı halde, her kavmin kendi milli karakterinden bu masallara bir şeyler katmış olabileceği de malumdur. Benzer durum Türkler için de söz konusudur. Fakat maalesef bu malzemenin az ve kopuk oluşu nedeni ile bu masallardaki Türk karakterini bütün teferruatıyla tespit etmek hemen hemen imkansız görünmektedir. Öte yandan Türkçe malzemeye kaynaklık etmiş olan Orta Asya dillerindeki bu masalların paralellerinin bulunmayışı, bir mukayese imkanını da ortadan kaldırmaktadır.[18]

Bunun dışında, daha önce ifade etmiş olduğumuz gibi, Uygurların bırakmış olduğu yazılı miras tamamen tercüme de değildir. Yukarıdaki çekincelerle birlikte her ne kadar dini eserlerin çoğu tercüme edilmiş olsa da, bunun dışında Uygurların dini inançlarını ve dünya görüşlerini ortaya koyan bilimsel, edebi ve manzum eserler de vardır. R. R. Arat'ın "Eski Türk Şiiri" adı altında derlemiş olduğu İslam öncesi Türk şiirleri bunun en güzel örneğidir.[19] Tamamen İslam öncesine ait olan bu şiirlerde hem Maniheist hem de Budist dini düşünceyi aksettiren kavramlar ve öğelerle birlikte lirik bir takım şiirlere de rastlanmaktadır. Buna ek olarak, bugün bizim haberdar olduğumuz Tunhuang'da bulunan bir şiir mecmuasında otuz sayfalık felsefi mensur bir risalenin de Türk düşüncesinin imkanı hakkında bir ip ucu vermektedir. Yazarının Vapşi bakşi adında bir Uygur olduğunu bildiğimiz bu eser, Türk Düşünce Tarihi bakımından oldukça önemlidir.[20]

Kaldıki, bu dönemden günümüze kadar ulaşan ve bugün dünyanın çeşitli ülkelerinde bulunan Uygurca metinlerin tamamı dini düşünceye ait değildir. Bu metinler arasında Ekonomi, Astronomi ve Tıp ilmi ile ilgili olanları da mevcuttur. Bu metinlerin yayını ise henüz tamamlanmamıştır.[21] Bugün, farklı ülkelerde henüz yayınlanmayan binlerce Uygurca metin vardır. Yayınlanan metinler yayınlanmayanlara nispetle çok küçük orandadır. Aynı zamanda arkeolojik kazılar neticesinde Uygurca yeni metinler ve eserlerin bulunması da ihtimal dahilindedir. XIX. Yüzyıldan itibaren yapılan arkeolojik çalışmalar ve mahalli insanların da katkılalarıyla bulunan bir çok eser, R. R. Arat'ın ifadesiyle kazma-küreğe denk gelen eserlerdir. Özellikle İdikut bölgesi yeni eserlerin ortaya çıkabileceği en önemli bölgedir. İdikut ve çevresi arkeolojik bulguların verimli olması nedeniyle "Yer Altı Kütüphanesi" diye adlandırılmıştır. İdikut, ikliminin nemsiz olması nedeniyle coğrafya olarak bu eserlerin günümüze kadar gelmesini sağlamıştır.

Daha pek çok eserlerin bulunma ihtimali bir tarafa, Uygurca eserler ana topraktan ayrıldıktan sonra dünyanın farklı bölgelerine dağılmıştır. Doğu Türkistan kazılarına katılanlar, yahut seyyahlar vasıtasıyla ele geçirilen bu eserler bugün, Berlin, Paris, Londra, Leningrad, Tokyo, Pekin vb. şehirlerde bulunmaktadır. Bunlardan Berlin ve Londra henüz neşredilmemiş eserlerin çokluğu ile ilk sırada gelmektedir.

Elbette bu sahada yapılan çalışmalar da yok değildir. Özellikle Batılı araştırmacıların bu sahadaki gayretleri ve hizmetleri takdire şayandır. Eğer onların bu sahadaki çabaları ve katkıları olmasaydı, İslam Öncesi Türk düşüncesi'nden bugün bahsetmemiz neredeyse imkansız olurdu. Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, söz konusu malzemeler henüz tam manasıyla içerik ve düşünce yönünden işlenmemiştir. Batılı araştırmacıların uzantısı niteliğinde olan Türk bilim adamlarının gayretleri de Türkoloji ve dilciliğin teknik bakış açısıyla sınırlı kalmış, olaylara daha külli bir bakış geliştirilememiştir. En azından bu metinlerin neşri tam olarak sağlanamamıştır.

Bu metinlerle ilgili ilk çalışmalar, F. Kroy, F. W. K. Müller ve Von Le Coq ile başlamıştır. F. W. Müller'in "Uigurica" adlı serisi 1908'be başlamış, daha sonra 1920'ye kadar üç cilde ulaşmıştır. Aynı yıllarda bir Alman arkeolog olan Le Coq, Mani metinlerini bir çild halinde yayınlamıştır. Müller'in çalışması Willy Bang ve Annemarie von Gabain tarafından devam ettirilmiştir. Adı geçen iki araştırmacı bazı metinleri yayına hazırlamakla birlikte, bunları Türk tarihi araştırmaları için kullanmaya da başlamışlardır. Asıl akademik çalışmalar, 1928-1929 yıllarında Berlin'de Gabain ve Bang'ın rehberliğinde başlamıştır. Willy Bang 1928 yılında on kitaplık bir serinin ilk çalışmasını "Türkische Turfan Texte" adı altında yayınlamıştır. Bunlardan 6. kitabı Gabain ve R. R. Arat, 7. sini Arat ve 8, 9 ve 10. serileri ise Gabain kendisi hazırlamıştır. Eğer bu yayınlarda bir sıralama yapacak olursak, ilk önce, Uigurica, Manihaica serileri ve daha sonra Türkischa Turfan Texte serileri gelir. Bu diziden sonra ve yine Almanya'da başlayan "Berliner Turfan Texte"adı ile yayınlanan bir dizi daha çkmıştır. Bu dizi bugün de devam etmektedir. Ancak bu dizi Berlinde bulunan Moğolca, Çince, Soğdça vb. bütün Turfan metinlerini içermekdedir. Fakat yapılan yayınlar içerisinde Uygurca ağırlıklı bir yer tutmaktadır.

Uygurca metinlerin yurt dışı yayınlarından başka, yurt içinde de bazı yayınlar gerçekleştirilmiştir. Saadat Çağatay'ın "Altun Yaruktan İki Parça", R. R. Arat'ın "Eski Türk Şiiri", Şinasi Tekin'in "Kuanşi İm Pusar" ve "Maitrisimit" ve Ceval Kaya'nın "Altun Yaruk" vb. yayınlar bunlardandır.

Uygurlar döneminde bırakılan Türk düşüncesi yazılı kültür mirasını değerlendirdiğimizde, bu dönemin, kaynaklarının hem nicelik hem de nitelik olarak önemli bir yere sahip olduğunu görüyoruz. Bu nedenle gerek Maniheist ve gerekse Budist metinlerin ve buna ilaveten din dışı metinlerin teknik olarak türkolojik bakış açısından kurtarılıp düşünsel ve felsefi anlamda iyi işlenmesi gerekmektedir. Bunun için de bu sahada, Türkoloji üzerine düşen birinci görevini yerine getirerek bu metinlerin bilim dünyasına sunulmasını sağlamalıdır. Çünkü Türk düşüncesinin kuşatıcı bir şekilde ortaya konulması, bu malzemelerden elde edilecek olan birikim ve Türk düşüncesi için bugün daha rahat bir kullanımı olan Türk mitolojisi ve destanlarıyla, daha geç dönemlerde derlenmiş olan etnografik malzemelerin külli bir şekilde ele alınmasına bağlıdır. Çünkü bu kaynaklar İslam öncesi Türk düşüncesi için bir birini tamamlayan kaynaklardır. Nitekim Türk mitolojilerindeki bir takım dini unsurların, kelime ve kavramların Uygurlar dönemindeki yazılı edebiyattaki kullanımlarla örtüştüğünü görmekteyiz.[22] Bu da bize göstermektedir ki, yazılı kültür sadece kitaplarda kalmayıp, halk dilinde sözlü olarak, hem düşünce hem de inanç noktasında yansımasını bulmuştur. Eğer Türk düşüncesi olguların külli bir sentezi ile ele alınmaz ise değerlendirmelerde bir takım sıkıntılar zuhur etmektedir. Nitekim Türk düşüncesinin sahası belirli bir alana sıkıştırıldığından dolayı bazan yanlış, bazan da eksik bir takım yargılarda bulunularak bu sahada tam olarak bir değerlendirme yapılamamaktadır. Böyle bir yaklaşım nedeniyledir ki, orijinal bir Türk düşüncesinin olduğunu ortaya koyma çabalarıyla İslam öncesi Türk düşüncesi ya Göktürk yazıtlarıyla ve Çin kronolojilerinin ve bir takım seyyahların gayet yüzeysel olarak vermiş olduğu bilgi kırıntılarıyla sınırlandırılmış, ya da oldukça geç dönemlerde yazıya geçirilmiş olan destanlar, mitolojiler ve etnografik malzemeler asıl kaynakların önüne geçirilerek, bu malzemeler tamamen İslam öncesi devrelere aitmiş gibi görülerek bilimsel açıdan temeli sağlam olmayan neticelere gidilmiştir. Bazan da bunun tam tersine, özellikle İslam öncesi Türk düşüncesi sahasıyla uzaktan yakından alakası olmayan ve genellemelerinde aceleci davranan bir takım sözde araştırmacılar tarafından, Türklerde İslam öncesi dönemde kayda değer bir düşünce olmadığı doğrultusunda kanaatler belirtilmiştir.[23] Elbette bunun en büyük nedeni, bu sahada söz sahibi olan yeterli araştırmacıların olmaması ve Türk düşüncesindeki belirsizliklerdir.

Bu durum özellikle Türk dini düşüncesi ve Şamanizm meselesinde oldukça göze çarpmaktadır. Her ne kadar elimizde mevcut olan bir takım kaynaklarda Şamanizm'e işaret eden oldukça kısıtlı malzemeler olsa da, bugün bu sahada kullanılan malzemelerin büyük bir kısmı geç dönemlere aittir ve maalesef bunların geç dönemlere ait oluğu bazan bu verileri kullananlar tarafından da bilinmemektedir. Dahası, bilhassa Şamanizm üzerine Türkiye'de yazılan bir çok çalışma, konunun tarihsel verilerini ve olgularını ortaya koymak ve anlamaya çalışmaktan öte, Şamanizm'in bir din olup olmadığı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Mircea Eliade'ın bu konudaki çalışmaları ve düşüncelerinin bu tür araştırmalarda yönlendirici bir rol oynadığını da söylemek mümkündür.

Bu anlamda A. V. Anohin, N. A. Alekseev, İ. V. Verbitskiy, Ç. Valihanov, İ. N. Potanin, L. P. Potapov, E. S. Novik, N. A. Alekseev vb. SSCB. döneminde etnografik ve antropolojik malzemelere dayanarak eserler veren araştırmacılara da işaret etmek gerekir. Söz konusu araştırmacılar, en azından etnografik olgulara birinci elden vakıf oldukları için ve bir takım etnolojik ve tarihsel bağlantılar kurmaya çalıştıkları için önemlidirler. Bu arada SSCB. döneminde 1950'li yıllarda bir yıl içerisinde sadece Şamanizm ile ilgili olarak 650 civarında yayın yapıldığını da ifade etmek gerekir. Halbuki Türkiye'de bu sahada nitelik olarak yukarıda saymış olduğumuz araştırmalara ulaşmasa da ve büyük bir kısmı Rusça eserlerden tercüme edilmiş olsa da, neredeyse tek başvuru kaynağı, Abdülkadir İnan'ın kaleme almış olduğu "Tarihte ve Bugün Şamanizm"adlı eseridir

Daha önce de değindiğimiz gibi, bunların tamamı Türk düşüncesini ortaya koymakta kendi yerinde bir değer ifade etmektedir. Bu nedenle Türk düşüncesine ait yazılı, sözlü, tarihi ve etnografik malzemeler hem kendi içinde hem de birbirleriyle bağlantılı bir şekilde bir bütünlük içerisinde tahlil edilerek değerlendirilmelidir. Aksi takdirde Türk düşüncesi ile ilgili veriler birbirinden kopuk ve birbiriyle alakası olmayan veriler olarak algılanmakta ve bir takım sentezlere gidilememektedir.

İslam öncesi Türk düşünce mirasına bu gözle baktığımızda, Türk düşüncesinde, oldukça renkli kültür ve medeniyet çevrelerinden beslenmiş zengin bir düşünce ortamının olduğunu görmekteyiz. Nitekim, İslam medeniyetine girer girmez henüz oluşmakta olan İslam düşüncesinin ve disiplinlerinin şekillenmesinde Türklerin ve bilhassa Orta Asya bilginlerinin etkin şekilde rol oynamasını ancak bu birikimle anlamlandırmak mümkündür.



[1] bkz. Von Gabain, Köktürklerin Tarihine bir Bakış, DTCFD. 1944, sayı 5, ss. 685-696; Hun-Türk Münasebetleri, II. Türk Tarih Kongresi, Kenan Matbaası, İstanbul 1943, ss895-911.

[2] Bkz. Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, (Hazırlayan, Yalçın Toker), Toker Yayınları, İstanbul 1989.

[3] Bkz. Z. Gökalp, Türk Ahlakı, (sadeleştiren, Yalçın Toker), Toker Yay. İst. 1992.

[4] Bkz. Hilmi Ziya Ülken, Türk Tefekkürü Tarihi, Matbaa-i Ebuzziya, İstanbul 1933.

[5] Bkz. Emel Esin, Türk Kozmolojisi, (İlk Devir Üzerine Araştırmalar), Edebiyat Fakültesi Yay., İst. 1979; İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, Türk Kültürü El Kitabı II, Edebiyat Fakültesi Matbaası, İst. 1978; The figurative astral representations of the Uygur Turks, International symposium on the observatories in Islam, 19-23 september 1977, Edt. By Muammer Dizer, Kandilli Observatory Istanbul 1980; The Cosmic mauntain the tree and the auspicious bestiary in Turkish iconography, AARP (Art and Archaleology Research papers), december 1975, London, pp. 34-42.

[6] Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar, TTK. Ankara 1995; Makaleler ve İncelemeler, TTK. Ankara 1987.

[7] Hikmet Tanyu, Türklerin Dini Tarihçesi, Türk Kültür yay. İstanbul 1978; İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, Ankara Üni. İlahiyat Fakültesi yay. Ankara 1980.

[8] Bkz. Harun Güngör, Türk Bodun Bilimi Araştırmaları, Kıvılcım yay., Kayseri, 1998; Orta Asyada Mani Dininin Yayılması ve Türk Kültürüne Etkisi, Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 1989, sayı 6, ss. 81-94; Türklerde Kutsal Mekan Anlayışı, Türk Dünyası Tarih Dergisi 1990, sayı 43, ss. 38-45.; Ünver Günay - Harun Güngör, Başlangıçtan Günümüze Türklerin Dini Tarihi, Ocak yay. Ankara 1997.

[9] Nazmiye Togan, Peygamber Zamanında Şarki ve Garbi Türkistanı Ziyaret Eden Çinli Budist Rahibi Hüen-Çang'ın Bu Ülkelerin Dini ve Siyasi Vaziyetlerine Ait Yazıları, İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, İstanbul Edebiyat Fakültesi Basımevi1964, C. IV. , ss. 20-64.

[10] Bkz. H. N. Orkun, Eski Türk Yazıtları, (I-IV), TTK. Ankara 1994; Talat Tekin, Orhon Yazıtları, Simurg yay., İst. 1995; Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi yay., İst. 1994; S. Malov, Pamyatniki DrevneTyurkskoy Pismennosti, Akademii Nauk, Moskva 1951 Leningrad.

[11] Krş. http://www.old persian Texts(complete) ("Ahuramazda came to my aid")

[12] Bkz. A. A. Kadirov-U. T. Saidov, Abu Ali İbn Sna, Taşkent 1980, s. 13-14

[13] Bkz. İsmail Taş, Türk Düşüncesinde Kozmogoni-Kozmoloji, Kömen yay., Konya 2002.

[14] Şinasi Tekin, "İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı", Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1992, C. III, ss. 20-57.

[15]Bkz. M. M. Hayrullaev, "Markazi Osiyoda IX-XX. Asr Boşida Madaniyat Rivoji Tarihidan", Manaviyat Yulduzlari, Toşkent 1999, ss. 5-35.

[16]Bkz. Şinasi Tekin, agm.

[17]Bkz. Şinasi Tekin, agm.

[18] Bkz. Şinasi Tekin, agm.

[19] Bkz. Reşit Rahmeti Arat, Eski Türk Şiiri, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1991.

[20] Vapşi Bakşi tarafından kaleme alındığı söylenen eserin Şinasi Tekin tarafından yayına hazırlandığı malumatına ulaşmamıza rağmen, söz konusu eserin yayınlanıp yayınlanmadığını henüz tespit edemedik. Ancak bu eserin tavsifi için bkz. II. Türk Tarih Kongresi Ankara 1948, s. 314 vd.

[21] Bkz. R. R. Arat, Makaleler, Hazırlayan: O. F. Sertkaya, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1987, s. 398-399.

[22] İsmail Taş, "The Origins of the mythology of turk", İndiya i Kırgıstan: Vzaimodeistvie tsivilizatsii, Materialı mejdunarodnoy nauçnoy konferentsii, Oş 2001, çast II, s. 13-16.

[23] Son dönemlerde popülist tartışmaların en önde gelen konularından birisi olan "Türk İslamı" da bilimsellikten uzak ve bilhassa bu sahanın uzmanı olmayan kimseler tarafından tartışılmakta, altı dolu olmayan ve fakat büyük ve kesin yargılara gidilmektedir.