OSMANLI'DA FELSEFE VAR MI İDİ? (1-2) / Hilmi Yavuz
23.12.2005 - 02:01
Osmanlı toplumunda felsefi düşünce üretiminden söz edilebilir mi? Felsefi üretim belirli bir tarihsel döneme kadar var idi de, sonradan mı önü kesildi? Neden Batı tarzı sistemleştirilmiş bir felsefe geleneği yok.
Bu ve benzeri sorular, Osmanlı toplumunun entelektüel geleneği üzerinde düşünenlerin hemen hepsi tarafından sorulmuş olan sorular;- ama elbette bu sorulara verilen yanıtlar birbirinden çok farklı. Kimileri, mesela, rahmetli Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken hocamız gibi düşünenler, felsefi düşünce üretiminden söz edilebileceğini; ancak bu üretimin, sistemleştirilmiş bir yapısı olmadığı için 'felsefe' sayılamayacağını önesürmüşlerdir: Ülken hocamız, 'Felsefeye Giriş' adlı çalışmasında, felsefi düşüncelerin edebiyat, özellikle de şiirin içinden dilegetirilmiş olmasını 'hikemiyyat'; ahlak ve hukuk kitaplarında dilegetirilmiş olmasını da 'tefelsüf' diye nitelendirir ve 'hikemiyyat'ı da, 'tefelsüf'ü de, gerçek anlamıyla 'Felsefe' saymaz. Dolayısıyla, 'felsefi düşüncenin kendisini değil, bu düşüncelerin felsefi söylemin içerisinden dilegetirilip getirilmediğini, o zihin pratiğinin 'Felsefe' olup olmadığını belirlemede kriter kabul eder. Ülken şöyle der:
'Eski Hind hikemiyatından mülhem olup Biedba'ya nisbet edilen Kelile ve Dimne felsefe değildir. Nitekim bu eserden mülhem olan 'Binbir Gece Masalları' veya 'Hümayunname', Arapların 'Makamatı Hariri'si, Şeyh Sadi'nin 'Gülistan' veya 'Bustan'ı, [...] Mevlana'nın 'Mesnevi'si, Aşık Paşa'nın 'Garibname'si [...] de felsefe değildir. [...] 'Hakimane edebiyat' veya 'edebi hikmet'in felsefeyle karıştırılması nasıl yanlışsa, fikir kırıntılarını ihtiva eden ilim eserlerini veya muhakeme ve akılyürütme mehareti gösteren bazı hukuk ve ahlak eserlerini de felsefeyle karıştırmak, felsefe saymak o derece yanlıştır. Felsefeye özenen (tefelsüf eden) ilim eserlerine çok rastlanır.'
Osmanlı'da 'felsefe ve felsefi düşünce' olmadığına ilişkin başka görüşler de var. Değerli dostum Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, 'Osmanlılarda Düşünce Hayatı ve Felsefe' adlı, bu yılın ilk yarısında yayımlanan çalışmasında (Akçağ Yayınları, Ankara), Osmanlı ulemasının 'kapıkulu' olduğunun, 'kapıkulluğunun olduğu yerde de düşüncenin öldüğü'nün önesürüldüğünü bildirir ve bir yanlışı düzeltir: Osmanlı'da 'ilmiyye' değil, seyfiyye' 'kapıkulu'dur...
Prof. Bolay, Felsefi düşünce üretiminin (-'söylem'inin değil!) koşullarını 7 maddede toplayıp bu koşulların: '(i) belli bir rasyonelliğin, (ii) fikri bir zeminin ve hür bir ortamın; (iii) felsefeyi bilen, öğreten, üreten üstadların; (iv) belli bir düşünce geleneğinin; (v) bazı çevrelerin desteğinin; (vi) felsefi bir tavrın, bilimsel bir bakışın; (vii) felsefeyi temellendirme yahut meşrulaştırma gayretlerinin bulunması' olduğunu belirttikten sonra Osmanlı toplumunda mevcut olup olmadığını irdeliyor. Buna göre, Prof. Bolay'ın vardığı sonuç, 'Osmanlı'da her devirde felsefe olduğu'dur.
Pek iyi de 'eğer varsa ne çeşit felsefe vardı? Yahut da felsefe problemleri nasıl yer almaktaydı?' Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, Osmanlı'da felsefenin özellikle 'varlık, bilgi, dil, ahlak ve mantık felsefeleri' alanlarında öneçıktığını bildiriyor ve Osmanlı döneminde yazılmış üç (şiirsel) metnin (i) Ahmedi'nin 'İskendername'sinin; (iii) Yazıcıoğlu Muhammed'in 'Muhammediye'sinin ve (iii) Süleyman Çelebi'nin 'Mevlid'inin, birer felsefe metni olarak ele alınabileceğini gösteriyor. Bolay'ın 'İskendername'yi bir felsefi metin olarak çözümleyişine, bu bölümün daha önce yayımlanan bir Armağan Kitap'ta yeralışı vesilesiyle değinmiştim, (Okurlarım, 24 Nisan 2004 tarihli 'Zaman'daki 'Bir Osmanlı Felsefe Metni Üzerine' başlıklı yazıma bakabilirler.) Bu kadarla da yetinmiyor Prof. Bolay; -Osmanlı'da Varlık felsefesi bağlamında (Davud-ı Kayseri; Şeyh Bedreddin; Molla Fenari; İbn Kemal vd.), Bilgi felsefesi (Davud-ı Kayseri; Şeyh Bedreddin; İbn Kemal), Dil felsefesi (Tokadi; Kafiyeci; Molla Hüsrev, Molla Lütfi, vd.), Mantık Felsefesi (Molla Fenari; Molla Hüsrev; Gelenbevi İsmail efendi; Ali Sedad), Ahlak felsefesi (Davud-ı Kayseri; Kınalızade Ali Çelebi), Kelam Felsefesi, Tasavvuf ve Hukuk felsefeleri alanlarında yazılmış olan metinler üzerinde duruyor.
'Osmanlı'da felsefe var mı idi?' sorusuna, Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay'ın 'Osmanlı'da her devirde felsefe olduğu' yanıtını verdiğini, geçen haftaki yazımda belirtmiştim.
Prof. Bolay, bu tespitle yetinmiyor ve 'Osmanlılarda Düşünce Hayatı ve Felsefe' (Akçağ Yayınları, 2005) adlı çalışmasında, Osmanlı'da Varlık felsefesi, Bilgi felsefesi, Dil felsefesi, Mantık felsefesi, Ahlak felsefesi, Tasavvuf ve Hukuk felsefesi alanlarında yazılmış olan metinlerden örnekler vererek, 'Osmanlı'da her devirde felsefe olduğu' yolundaki görüşünü kanıtlama işine de girişiyor.
Prof. Bolay'ın metodu, hocası ve izleyicisi olduğu Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken'in metodundan farklı görünmüyor: Ord. Prof. Ülken'in metodu, Doğulu ve Batılı felsefeciler arasında 'benzeşim bağıntıları' kurma üzerine inşa edilir. Mesela, 'İslam Felsefesi' adlı kitabında Ortaçağ Hıristiyan Volontariste'leri ile Gazali arasında; Gazali ile Pascal arasında; Gazali ile Kant ve özellikle de Hume arasında 'benzerlikler' (deyiş Ülken'indir) bulur. Yine aynı eserde, Gazali ile Spinoza arasında; Gazali ile Bergson arasında; Gazali ile Kierkegaard arasında; Gazali ile Coındillac arasında benzeşimlerden söz eder. Sadece, 'İslam Felsefesi'nde mi;-değil elbette! Rıfkı Melul Meriç'in Rübai'lerini şerhettiği küçük, ama değerli kitabında, bu defa Müceddidiye ile Existentialisme arasında; Bayezid-i Bistami ile Malebranche arasında benzerliklere dikkati çeker. Spinoza, Ülken'in özellikle ilgilendiği bir filozof. (Spinoza'nın, bu yakınlarda yeni basımı yapılan 'Etica'sını Türkçe'ye Ülken çevirmiştir) 'Türk Feylesofları Antolojisi'nde, Gazali ile Spinoza arasında gördüğü benzerliği, bu defa Simavnalı Şeyh Bedreddin ile Spinoza arasında görür. Yine aynı eserde, Şahabeddin ile Fenomenoloji arasında; Kınalızade ile Descartes arasında de benzerlikler aramaktan vazgeçmez Ülken. Tasavvuf ile Freud'un Psikanalitik teorisi arasında kurduğu benzeşim ilişkisini ise, 1944-45 ders yılında İstanbul Üniversitesi'nde, 'Tasavvuf Psikolojisi' başlığı altında verdiği bir dizi konferansta kanıtlamaya çalışır.
Prof. Bolay da Ülken'i izleyerek, bu türden benzeşimleri gösteriyor. Mesela, 15. yüzyılda yaşamış olan Muhyiddin Kafiyeci ile Wittgenstein arasında Dil felsefesinde yaklaşımları bağlamında; Molla Fenari ile Locke ve Kant arasında Mantık felsefesi bağlamında ilişkiler kurulabilir Prof. Bolay'a göre. Ama Bolay, Ülken'den farklı olarak, sadece benzeşimleri göstermekle yetinmiyor, aradaki benzemezlikleri de dile getiriyor.
Prof. Bolay'ın 'Sonuç' bölümünde, özellikle bir kısım 'laik' entelijansiyanın Osmanlı'da felsefenin varlığını tartışırken, Felsefi düşünceyi 'Materyalizmden ve Ateizm'den ibaret saydıkları ya da Materyalizme ve Ateizme indirgedikleri için, Osmanlı düşüncesi bağlamında Felsefeden söz edilmesine imkan bulunmadığını önesürdüklerine de işaret ediyor: Bu, bence fevkalade önemli bir tespittir. Nitekim Bolay, Felsefenin 'laikleşmesine rağmen' Batı'da, 'dini etkilerden ve geleneklerden kurtulm[adığını]' bildiriyor (s. 163) ve 'kaldı ki', diyor, 'modern Batı düşüncesinde Hıristiyan veya Yahudi vahyine yahut ilahi doğru'ya bağlı olmayan kaç filozof ve düşünür vardır? Pascal mı? O bir mistik.. Descartes mi? 'Metafizik Düşünceler'i ve 'Felsefenin İlkeleri' bile vahye ve Tanrıya bağlılığını göstermeye yeter. Leibniz, J.Locke, Kant, Hegel, Schelling mi? Hepsi bağlı. Malebranche, Berkeley, Schleichermacher gibi papaz filozoflar bir tarafa, bunların hepsi, verilmişe bağlı olarak bilim ve felsefe yapmışlardır. Günümüz Batı felsefesinde de bunun pek çok örneği vardır. Orada da insan ferdi, ilahi evren tasavvurundan kurtulmuş değildir.' (s.202).
'Laik' olmanın, zorunlu olarak 'Ateist' olmak anlamına gelmediğini 'laikçi' Türk entelijansıyası ne zaman öğrenecek?